Uğur Koşar, ilginç ve hayat yolculuğunuza çok anlamlar katabilecek üçüncü Kitabı ”Tanrı’nın Rüyası” adlı eserinde,kendisine yöneltilen soruları cevaplıyor.Kitap arka kapağından ve içeriğinden kısa bir ön okumayı sizlerle paylaşmak isterim;

“Bu hayat Tanrı’nın bir rüyasıdır, senin ölüm dediğin şey ise Tanrısal uyanışlığının gerçekleştiği zamandır. Uyanış gerçekleştiğinde bu rüya bitecek ve sen gerçek hayata gözlerini açmış olacaksın. Bu yaşam sadece bir gölgedir, o zamanın içinde doğdu ve zamanla birlikte kaybolacaktır. O halde mutluluğun kendisi olmak varken bu rüyanın içinde ıstırap çekmeye ne gerek var? Senin mutluluk sandığın şey bir duygudur ve o duygu, tıpkı yaşam gibi zamanın içinde tezahür eder ve yine zamanın içinde kaybolur. Zaman sadece sahte olanı yaratır, senin mutluluğun şayet zamanın içinde doğuyorsa zamanla birlikte kaybolmaya mahkûm olacaktır. Şimdi senin mutluluğunun nasıl gerçekliği olabilir? Zihnin üretimi olan her şey bir oyundur, o çok sahte bir şey! Mutlu olmak bir arayıştır, mutluluğun kendisi ise olmaktır, o basitçe olma halidir. Senin bir arayışa değil, dönüşüme ihtiyacın var, anlıyor musun? Ben senin arayarak bulmaya çalıştığın, bulduğun zaman onu kaybedeceğin bir mutluluktan söz etmiyorum. Sana zihinsel bir duygudan değil, varlıksal bir hakikatten, senin öznelliğinden söz ediyorum. Unutma, mutluluk ve sevgi güzelliklere açılan kapının anahtarıdır, o zihinsel değil yüreksel bir dokunuştur. Onları, sana en yakın olan kendi özünde göremedikten sonra dışarıda nasıl bulacaksın? Arayış seni önce yoracaktır ve sonra dünyanı bir bataklığa çevirecek, sonunda da yavaş yavaş seni o bataklığın dibine çekmeye mahkûm bırakacaktır. Ben sana mutlu olmayı değil, mutluluğa dönüşmeyi gösteriyorum ve sen bir kez mutluluğa dönüşümünü gerçekleştirdiğinde baktığın her yerde sevgiyi, mutluluğu görmeye başlayacaksın.”

KİTAPTAN ALINTI

Soruyorsun: UK. Yaşam demek benim için sorun demek, o bana hep kötü yüzünü gösteriyor, artık ona güzel bakamıyorum. Eski ben olmak istiyorum, bunun için ne yapabilirim?

Cevap: Sorunlu bir yaşam yoktur, sorunları var eden insanlar vardır, önce bunu anlamalısın.

Yaşam nasıl sorunlu olabilir? O bir boşluktur, onun içi kalabalık değildir, kalabalık olan senin zihnindir ve yaşam daima boşluğun dansına eşlik eder. Onun içinde sevginin evi vardır ve insanlar bu boşlukta kurulmuş olan sevgi evini ona kattığı anlamlar ile şekillendirir. Öncelikle sen kendini yaşamdan ayrı tutmak ile büyük bir bölünmeyi gerçekleştiriyorsun. Bu evden uzaklaşmaktır ve evden uzaklaştığında sorunlar, savaşlar ardı ardına birbirini takip etmeye başlar.

İnsanlar sorunsuz bir yaşam ister, insanlar sevgi ister, insanlar dünyada barışı ve huzuru ister; fakat önce bunları kendi içinde sağlamalısın. Bu, onları dışarıda istemekle olacak bir mesele değildir, senin içsel güzelleşmenle ilgili durumdur. Bir kez kendi içindeki bütünlüğe eriştiğinde bütün cevaplar senin önünde tezahür etmeye başlar.

Önce ol!

Varlığın olgunlaşmasına odaklı kal, bunu zihni kullanarak yapabilirsin.

Fakat sen zihnin seni kullanmasına izin veriyorsun, hayır, zihni sen kullanacaksın ve ancak onu iyice tanıdıktan sonra zihnin ötesine geçebilirsin. Zihnin ötesinde olan her yer sevgi ve mutluluk alanıdır. Yaşadığın tüm bu problemler, ıstıraplar fark eden ile fark edilenin özdeşleşmesinden doğar.

Sen bütün sorunları düşüncelerin ile besledin ve onlar her geçen gün daha büyük bir enerji topluluğuna dönüşmeye başladı. Bu enerjiyi yaratan sensin!

Şimdi yaşamı suçluyorsun, “o bana hep kötü yüzünü gösteriyor” diye isyanlardasın ve bu durumu kendin yarattığının farkında değilsin! Olan biten her şey senin düşüncelerinden yola çıkarak gerçekleşti ve düşünceler kendi özünden ayrı olduğun için oradadır. Dünyanın içinde olduğun fikri seni güçsüz kılıyor, sen dünyanın içinde değilsin, dünya senin içindedir, bunu unutma!

Şayet farkındalığın gelişmemişse yaşam her nefes alışında sana zehir tadı vermeye başlar…