Dua hastayı iyileştirir mi iyileştirmez mi? Bazı yazarlar, bir araştırma sonucunu yayınlayarak, ‘Dua’nın hastaların iyileşmesi üzerinde etkisi olmadığını yazmıştı. Peki gerçekten böyle mi? Dua konusunda yapılan bilimsel araştırmalar gerçekte ne diyor?

Batı’da bu konuda yapılan ve bazen birbirine zıt sonuçlar veren o kadar çok “bilimsel” araştırma ve yayın var ki -2000-2002 yılları arasında konuyla ilgili Psyc Lit veri tabanına dahil 1.100 makale yayınlanmış- bu araştırmalardan sadece birinin sonucuna göre “duaların hastalıkları iyileştirmede bir gücü(nün) olmadığının kanıtlandığını” iddia etmek, tamamen sübjektif ve şahsî inancı ortaya koyan bir tercih ve “bilim”i şahsî tercihe alet etmekten başka bir manâ taşımaz.

San Francisco General Hospital’s Coronary Care Unit (San Francisco Hastanesi Kalp Bakım Ünitesi)’de yapılan benzeri bir araştırmada kendilerine dua edilen hastalar, kendilerine dua edilmeyenlerden daha sağlıklı çıkmış, bu hastalar için daha az cardiopulmonary resuscitation, yani göğüse basınç ve akciğere hava verme yoluyla sunî kan dolaşımı ve sunî teneffüs sağlama ihtiyacının yanı sıra daha az idrar çıkartıcı ilaçlar ve daha az antibiyotik verme ihtiyacı duyulmuş, bu hastalarda daha az akciğerde sıvı birikmesi ve daha az ölüm görülmüştür.
1998’de Durham Duke University Medical Center’da 65 yaşın üzerindeki 4.000 hastada yapılan bir başka bilimsel araştırmada, dua eden ve haftada bir olsun dinî “ayin”e katılan hastalarda, diğerlerine göre daha az yüksek tansiyon tespit edilmiş, bunun da ötesinde, kişi ne kadar dindar ve haftalık “ayin”e düzenli olarak ne kadar iştirak ediyorsa, yüksek tansiyona o kadar az maruz kaldığı, % 40 oranında özellikle küçük tansiyon yüksekliği problemi yaşamadığı ortaya çıkmıştır. Rockville’de National Institute for Health Care Research (Ulusal Halk Sağlığı Araştırma Kurumu) Başkanı Dr. David B. Larson, duanın tansiyonu düşürdüğüne, imanın sinir sistemi üzerinde ve günlük strese karşı müspet tesiri bulunduğuna dikkat çekmektedir. Daha ilginci, ABD’de ünlü ateist ve Freedom from Religion Foundation (Dinden Kurtulma Vakfı) Başkanı Dan Barker bile, duanın ve dinî inancın âdeta bir hap, bir ilaç tesiri yaptığını, insanların özellikle hastalık anlarında kendileriyle ilgilenen bir toplum, bir çevre içinde bulunma ihtiyacı hissettiğini, dinin bunu sağladığını, dinî düşüncelerin hastalıklardan iyileşmeye yardımcı olduğunu belirtmektedir.

Batı’da ve Türkiye’de duaya bilimsel bakış

Batı’da yalnızca inancın, dinî hayatın ve duanın hasta insanlar üzerindeki etkileri incelenmiyor; duanın ve uzak mesafedeki kişilerin niyetlerinin bakterilere varıncaya kadar çevre üzerindeki etkileri de inceleniyor. Be Careful What You Pray For (Ne İçin Dua Ettiğine Dikkat Et) isimli eserinde Dr. Dossey, mikroorganizmalar üzerinde yapılan deneyler konusunda, “Belli mesafedeki niyetlerin etkilerine inanmayan şüpheciler, gözlenen sonuçların öznenin beklentisi veya inanç ve duanın gücünden ileri gelebileceğini söylüyorlar” demekte, şüphecilerin bile inanç ve duanın tesirine hayır demediklerini ifade etmektedir. Bakteriler üzerinde uzak mesafedeki niyetlerin tesiriyle ilgili yapılan deneyleri yorumlayan Daniel I. Benor, sonuçların hayli anlamlı olduğuna dikkat çekiyor. Bu tür deneylerden hareketle, mesafe ne olursa olsun gıyapta, yani başkaları hakkında yapılan duaların tesiri vurgulanıyor. Netice olarak “uzmanlar”, “Çalışmalar, duanın gücü konusunda kesin delil ortaya koymaktadır. Bu denemelerin sonuçları göstermektedir ki, daha üst varlık mertebesine sahip bir güç vardır ve biz onunla irtibata geçme kabiliyetine sahibiz” demektedir. Konu, 2003 Aralık’ında bir oturumda, Duke Üniversitesi’nden psikiyatri öğretim üyesi Dr. Harold G. Koenig, John Templeton Vakfı’ndan maneviyat ve sağlık üzerinde çalışan Dr. Christina Puchalski, Georgetown Üniversitesi’nden Dr. Cynthia Cohen tarafından enine boyuna tartışılmıştır. Harold G. Koenig, tarihte hasta bakımının tamamen dinî temelli olarak başladığına, ilk hastane ve bakım evlerinin dinî cemaatler tarafından kurulduğuna ve sadece 20. yüzyılda Freud öğretileri tesirinde din ile tıbbı ayırma temayülünün ortaya çıktığına dikkat çekmiştir. Gallup araştırmasına göre ABD’de halkın % 95’inin Allah’a inandığını, özellikle 65 yaş üstü halkın % 75’inin dinin kendileri için çok önemli olduğunu belirttiğini ifade eden Koenig, dinin ve duanın insanlara olumlu ve iyimser bakış açısı sağladığı, ümit aşılayıp onlarda oto-kontrol mekanizması geliştirdiği, meselâ (Hz.) Eyüp gibi sabırda rol modelleri edinmelerine yardımcı olduğu, stresi azalttığı, bunlar ve bunlar gibi sebeplerle duanın ve dinî hayatın elbette hastalıklar üzerinde ve sağlıklı hayat lehine yapıcı tesirleri olacağı üzerinde durmuştur. Dr. Koenig, yapılan 3 bilimsel çalışmadan 3’ünün de dinî hayatla vücudun bağışıklık ve endokrin (hormon salgılama) fonksiyonları arasında müspet münasebet olduğunu; 7 çalışmadan 5’inin düzenli dinî hayatın kanserden ölüm oranını düşürdüğünü ve 23 çalışmadan 14’ünün tansiyon üzerinde mutlak müsbet tesir yaptığını ortaya koyduğuna da dikkat çekmiştir.

Türkiye’de bırakın böyle araştırmalar yapmayı, bu konulardan söz etme bile bilim dışılıkla suçlanmakta, nedense Batı’daki hep az sayıdaki “menfî” örnekler nazara verilmekte ve yukarıda sadece birkaç tanesinden söz ettiğimiz müspet çalışma ve örnekler söz konusu edilmediği gibi, Batı’daki ilgili pek çok gerçekler de gözlerden saklanmaktadır. Meselâ, ABD’de Baltimore Sinai Hospital (Baltimore Sina Hastanesi)’nde yapılan bir araştırmada, hastaların % 74’ünün dinî inançların kendileri için önemli olduğunu, buna karşılık, % 45’i dinî-manevî ihtiyaçlarına gereken önemin verilmediğini ifade etmiş, sonuçları yorumlayan araştırmacılar, dinî inançların hastaların sağlık problemleriyle baş etmelerinde önemli olduğuna, dolayısıyla her bir hastanın dinî-manevî ihtiyaçlarını tespit edip karşılayacak bir mekanizmaya açıkça ihtiyaç bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Norveç Tromso Üniversite Hastanesi Onkoloji Bölümü’nde yapılan bir çalışmada da, dinin, inanmanın kronik ve ölümcül hastalıkların tedavisinde önemli rol oynadığı sonucuna varılmış, çalışma, hastaların % 70,5’inin “inanç tedavisi” ve “elle iyileştirme” olarak bilinen alternatif tedavi yollarına başvurduğunu ortaya koymuştur.

Yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde Batı’da tıbba bakış ve tıp öğretimi de değişmektedir. Yukarıda temas ettiğimiz tartışmanın taraflarından Christian Puchalski, dinî-manevî ve kültürel inançların halkın hastalığını nasıl anladığına etki ettiğine, hattâ ağrıda, ağrıyı algılama ve tedavide bile sosyal, hissî, manevî faktörler bulunduğunun ortaya çıktığına vurgu yaparak, artık tıp eğitiminde büyük değişikliklere gitme gereği duyduklarını, bu çerçevede tıp fakültelerinin % 65’inde maneviyat ve sağlık münasebeti üzerinde derslerin okutulmaya başlandığını, ayrıca ahlâk ve psikososyal konuların da müfredata eklendiğini, doktorların hastalarla fert fert ilgilenip, onlara “Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sorduklarını, doktorların bizzat hastalara dua etmeseler bile, bir din adamına hastanın yanında dua ettirebileceklerini hatırlatmaktadır.

Araştırmalar neden farklı sonuç veriyor?

Duanın hastalıklara tesiri konusunda yapılan çalışmaların farklı sonuçlar vermesinin, özellikle duanın tesiri olmadığı sonucu çıkmasının bir sebebi “Duadan hemen maddî ilaç gibi tesir bekleme” olarak yorumlanırken, başka sebepleri konusunda Duke Üniversitesi’nden kardiyoloji uzmanı Dr. Mitchell Krucoff, “Kimse bir dua odası inşa etmiş değil. Sonra, dua kontrol grubunuz da yok. Hastalara veya gruplara ayırdığınız deneklerden bazılarına ‘dua etmeyin’ demek de etik değil. Kaldı ki, dua etmesini istediğiniz insanların gerçekten dua edip etmediklerini, duanın zamanlamasını ve süresini de bilmiyoruz.” açıklamasında bulunmaktadır.

Yapılan bilimsel çalışmaların farklı ve doğruysa, bazen menfî sonuç vermesinin en önemli sebebi ise duanın mahiyet ve niteliğini bilmemektir. Cenab-ı Allah’ın biri Rahmaniyet (bütün varlıkları toptan kuşatan küllî merhamet) tecellisi, diğeri her bir varlığı tek tek kapsamına alan Rahimiyet (hususî merhamet) tecellisi vardır. Rahmaniyet tecellisi olarak O, kâinatın işleyişi ve hayat için kanunlar koymuş olup, insan dahil her varlık bu kanunlara tâbidir ve hayatımız, genellikle bu kanunlar çerçevesinde geçer. Pozitif bilimlerin kendilerine konu edindiği veya pozitif bilimlerin doğmasına yol açan bu kanunlara göre, arzu edilen bir sonuç için gereken sebebe sarılmak, meselâ çiftçinin tarlayı sürmesi, hastanın ehil bir doktora müracaat edip verdiği ilacı kullanması, öğrencinin başarı için çalışması birer duadır. Bu tür dua, Allah’ın Rahmaniyetine sığınma, Rahmaniyet kanunlarına itaat etme demektir ve genellikle (her zaman ve mutlaka değil) kabul görür. Aynı Rahmaniyet kanunlarının tecellisi olarak, bir de ihtiyaç diliyle yapılan dua vardır. Açlık bizi yemeğe, yorgunluk dinlenmeye ve uykuya çeker. Öyle ki, bedenimizin taleplerine baş eğmek zorunda kalırız. Sadece bir misal olarak, vücudumuzun açlık, susuzluk, yorgunluk gibi yollarla dile getirdiği doyma, kanma, dinlenme istekleri de birer fıtrî duadır ve yine genellikle kabul görür.

Rahmaniyet’in sözünü ettiğimiz kanunları karşısında öyle zamanlar olur ki bunalırız; istediğimiz neticeler için başvurduğumuz sebepler sonuç vermez; hastalıklar karşısında tıp aciz kalır. İşte böyle durumlarda, bütün sebeplerin üzerinde sebepler-üstü bir güç ararız. Bu tür durumlarla Cenab-ı Allah (cc), sebeplere takılıp kalmayalım, esbap perest ve tabiat perest olarak Kendisi’ne şirk koşmayalım diye varlığını ve her şeyin üzerinde mutlak güç ve otorite olduğunu, ayrıca normal hallerde düştüğümüz gurur, kibir ve her şeye gücümüz yeter gibi bir istiğna halinden kurtulalım diye bize aslî varlık gerçeklerini hatırlatır. Bunun yanı sıra, çareyi sadece sebeplerde bilip ümitsizliğe düşmeyelim ister ve Kendisi’nin sadece Rahmaniyet tecellileri ve kanunları değil, onların içinde hususî merhamet tecelli ve kanunları olduğuna ve dolayısıyla sebepler-üstü olarak O’na yönelebileceğimize, yönelmemiz gerektiğine dikkat çeker; ümitlerimize fer, kalbimize kuvvet, hislerimize genişlik verir. İşte, tartışma konusu yapılan bu duadır. Bu dualar da asla geri çevrilmez. Ama biz, dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı tam kuşatamadığımızdan, hayata ve varlığımıza çok defa ebedî hayatımız değil dünya hayatımız açısından yaklaştığımızdan, hakkımızda neyin hayırlı neyin şer olduğunu bilemediğimizden bazen, belki çok defa lehimizde değil de aleyhimizde isteklerde bulunuruz. Cenab-ı Allah (cc) ise, hakkımızda hayırlı olanı diler. Ayrıca, her birimiz birer fert olsak da, derece derece bütün çevre ile, bütün zaman ve mekân ile münasebetlerimiz vardır. Bu münasebeti bütün boyutlarıyla biz yine kavrayamayız; ama Cenab-ı Allah onları tam bilir ve O’na göre, yani hikmetiyle muamelede bulunur. Bu sebeplerle O, bazen sözlü dua ile istediğimizi aynen verir, bazen hattâ tam tersini verir, bazen hiç vermez, bazen de vermeyi Âhiret’e bırakır. Ayrıca, dua etmenin usulü vardır; çünkü sıradan bir âmirle değil, bütün âlemleri yaratan ve kabza-i tasarrufunda tutan ezel ve ebed Sultanı’yla muhatap oluyoruz.

Cenab-ı Allah’ın isimlerinin tecellileri arasında fark yoktur; O’nun Kelâm tecellisi de Kudret tecellisi gibi tesir eder. Bundandır ki O, yaratmasını ifade buyururken, yaptığının “Ol!” demekten, yani bir emirden ibaret olduğunu beyan buyurur. Dolayısıyla Kur’an ile tecellisi aynen Kudret tecellisi gibidir. O dilerse, hikmetine muvafık düşerse, bir de O’na, Rahmetine ve Kudretine, O’nun mutlak manâda sebeplerle bağlı olmadığına tam itimatla, öyle bir kalp ve dille okunduğunda Kur’an’la ölüler diriltilebilir; dağlar yerlerinden oynatılıp toz yığını haline getirilebilir, bütün hastalıklar şifa bulabilir. Dua isimli kitabında “Dua, kanseri bile iyi eder” diyen iki Nobel ödülü sahibi Fransız doktor Alexis Carrel, Yarınlara Doğru isimli eserinde şunu aktarır: Bir rahip, Don Alexis’e “Öğrencilerinize dua etmeyi öğretiyor musunuz?” demiş. Don Alexis, şu cevabı vermiş: “Ben, onlara bütün hayatlarını bir dua haline getirmelerini öğretiyorum.”

                                                                         Sorularlaislamiyet.com/makale