Kırmızı babetlerimi ayağıma alel acele giyip koşarcasına kendimi buraya atmam pek sıra dışı değil aslında…Bu kafe benim nefes aldığımı fark ettiğim yer. Şarap rengi duvarlara asılı siyah beyaz resimlerini seviyorum buranın,birde karşısında yeşil çerçeveli büyük cam penceresi olan,yuvarlak,iki kişilik masasını…Ne zaman kendimle kalmak istesem buraya gelirim ben…Heybemde ya bir sızı,ya bir kırgınlık…yada cevaplanması gereken bir soru…Bir çayın içinde demlenen çay poşeti gibi yavaş yavaş salarım kendimi…Fincandan yudumladığım o yarı tatlı tad,içime akıttığım küçük küçük çarelerdir aslında.Gözlerim pencerenin dışına takılır kimi zaman,kimi zamansa camda belli belirsiz görünen kendime…

Hiç unutmam,bir gün yine böyle içime sığdıramadığım bir sıkıntıyla attım kendimi buraya.Bazen bir çayın bile çözemeyeceği iç sıkıntıları olur ya insanın…İçinin sıcaklığı birilerinde öyle kalmıştır ki,ısıtamazsın yüreğini bir demli çayla…Tamda öyleydim işte,ne yudumladığımı bile anlamadan,gözlerimden fırlamak isteyen gözyaşlarım akmasın diye aklıma olmadık düşünceler taşıyarak,büyük setler kurmaya çalışıyordum.Hiç olmaması gereken yerdeydim ağlamak için,ama kontrolü kaybetmemek için en olunması gereken yerdi de burası belki…Ben elimdeki kaşığı,içinde şeker olmayan bir çaya aşina ederken geldi ses;

-İyimisin?

Başımı kaldırınca fark ettim yan masadaki bastonunu sandalyesine asmış,kemik kahverengi, çerçeveli gözlükleriyle bana bakıp kibarca gülümseyen adamı..Sandalyeye oturduğu bedeni gibi yüreği de sığmıyordu sanki kendi içine…İnsanın en zor anıdır işte o…Sen ölüyorken bir çeşit kalp ağrısından,birilerinin sana mutlu bakmasıdır,acısız…Kendi kendime ‘Hayır dedim,şimdi zamanı değil’.Ama neye yarar ki.Biçare mırıldanıverdim cevabı;

 -İyiyim,teşekkür ederim…

Tabi dudakların iyiyim demesi ne kadar manalı olur ki gözlerin sahte gülümseyişini yıkıyorsa akıttıklarıyla…Fakat yaşlıları bu yüzden çok seviyorum sanırım, ‘Nezaket!’…

Sanki olağandı benim yüzümdeki yaşlar…hoşgörülü bir bakışla

– Gitmelisin dedi..

Şaşırdım,ne demektiki şimdi bu…Dayanamadım sordum;

 – Nereye?

 – Kendini kimde buluyorsan ona…Kaybolmuşsun sen.

Hep böyle anlarda uçuk kaçık insanlarla karşılaştığımdan ‘buyur bakalım dedim,birtane daha’içimden…Gözlüklerini burnunun ucuna doğru kaydırıp cevap bekleyen gözlerini yüzüme sabitleştirince dayanamadım

– ‘Kimsem yok benim içinde kendimi bulabileceğim’ dedim…

Sanki cevabımı çoktan biliyordu…tuhaf,erdemli bir gülümseyiş çöreklendi yüzüne;

– Annen demi yok?

 Yüzüme çöken sessizlik hiçbirşey anlamadığım konusunda bağıra bağıra beni ele verirken o devam etti konuşmaya;

– Psikolaglar ne yapıyor kızım,işe çocukluğundan başlamıyorlar mı?Hadi sende git şimdi,çocukluğundan başla yeniden…

Bir anda işte dedim!Aradığım cevap bu!! Bir makalede okumuştum,dünyada bedensiz melekler var olduğu kadar binlerce bedenlenmiş melek de olduğu yazıyordu. O gün sanırım birtanesiyle karşılaşmıştım…

Bu masada, küçük çocuklar gibi işret parmağıyla boş fincanımın etrafına dökülen kurabiye kırıntılarını toplamaya çalışırken şunu söylemeliyim ki, bence herkesin bir liman kafesi olmalı böyle arada bir uğradığı…Kendi hikayesini başka hikayelerle harmanlamalı zaman zaman…Bir fincan çayın buharında oturup beklemeli melekleri yuvarlak,cam kenarı masasında…

                                                                                                                                (Meltem Aydın)