Annemin ben dört yaşlarındayken yüzüme doğru eğilip şevkatle o yorgun dokunuşunu yanağıma değdirirken söylediği cümle hala dün gibi aklımda; ‘Tanımadığın insanlara dikkat et kızım,olur mu?Onlar seni üzebilir,zarar verebilir.’Sıcak sobaya el değdirilmeyeceği kadar benimsemiştim bu fikri o sıralar . Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eden süzgeçsiz bilinçaltım bunu da atıvermişti kendi kara deliğine…Uzun yıllar içimde bir anne sesinin koruyucu tınısında hep dikkat ettim tanımadığım insanlara.

Ancak bu gün fark ediyorum ki kabuk bağlamış yaralarımın zanlısı hep tanıdıklarım,sevdiğim kişiler.Kahvesini nasıl içtiğini,aklında bir düşünce olunca nasıl baktığını,ne zaman keyfi yerinde olsa içinden içinden bir şarkı mırıldandığını çalışma masasının altından uzanan ayaklarının tuttuğu ritimden anladığım, zayıflıklarını,düşüncelerini,renklerini,hayallerini, korkularını bildiğim…hayatlarına eşlik ettiğim,yaşanmışlıklarına şahit olup,yaşadıklarıma kattığım insanlar.Benim yaralarımın sahibi;bana her gün bakan,ellerimi tutan,başarılarıma şahit olan,sızlanışlarımı dinleyen,varlığıyla güven hissettiren kişiler.Benim yaralarımın sahibi ‘seni hiç bırakmayacağım’ diyen aşklar, ‘yanındayım’ diyen dostlar, bana bakarken sırtımı sıvazlayıp,arkamı dönünce değişen akrabalar…

Sanırım ben bir gün ; ‘Sevdiklerine ,iyi tanıdıklarına,hayatında olanlara dikkat et anneciğim olur mu?onlar seni kırabilir,üzebilir’ diyen bir anne olacağım.Zira asıl savaş dışarıda,tanımadıklarımızda değil aksine ağzından leb çıksa leblebinin geleceğini anladığımız insanlarda,sevdiğimiz insanlarda. Çünkü öylesine tanıyor,öylesine seviyoruzdur ki,o tanımadığımız insanlardan gelebilecek zararlar için kurulu savunma sistemimiz bu zaaf karşısında kayboluveriyor…Evladı tarafından vurulan bir annenin,kardeşi tarafından kandırılıp tüm malı gasp edilen kişinin,babası tarafından ölüm emri verilen bir genç kızın,karnında bebeğine rağmen kocası tarafından onsekiz yerinden bıçaklanan bir kadının  yaşadığı aynı dünyada olduğumuzu göz önünde bulunduracak olursak eğer,durum bu denli  vahim olmasa da bizim için,şanslıysak eğer,ufak tefek kalp kırıklığı sıyrıklarıyla kurtarmışsak kendimizi öğrenmişizdir artık tanıdıklarımız da olsa,sevsek de öyle canı gönülden, tanımadıklarımız kadar eşdeğer tanıdıklarımızdan gelebilecek görünmez tehlikeler.

Kısaca şunu söyleyebilirim ki; düşmanınızı biliyorsanız eğer gardınızı alırsınız,sürekli nöbettedir aklınız kendini korumak adına…Ancak kuzguna yavrusunun güzel göründüğü gibi görürüz sevdiklerimizi,onlara hiçbir kötü imgeyi yakıştıramayız…Oysa bu kaygısızlık,boş bulunma hali;barış topraklarında yetişen savaş tohumları gibidir, tehlikeli.Gizli gizli büyür,hoşgörüyle beslenir ve bir anda ansızın darmadağın olursunuz…Daha az sevin,daha az güvenin demek değil bu tabiki…Bu severken de,güvenirken de kendi ayaklarınız üzerinde durabilme halidir,ayağına çelme takan şakacı dostlara karşı yere sağlam basıp,ayakta kalabilme halidir…Tanıdığınız yada tanımadığınız hiç fark etmez, kimsenin renkli bir lolipop şekeriyle hayatınızı çalma eylemine izin vermeme bilincidir…