Kısa mesafe bir yolculuk.Her zamanki cam kenarı kapma telaşıyla yerime yerleşirken bir yığın ortaokul öğrencisinin arasında buluverdim kendimi…Önce sessizce gözler üzerime dikildi,gizli bir incelemeden sonra kesilen sohbet devam etti…Ciddi kurulan cümleler,neşeyle kahkahalara dönüştükçe içimdeki çocukta sessizce onlara katıldı…Biraz esmerce olanı tombik ve güzel yüzüyle camı açıp dışarıdaki orman havasını epey bir uzun solukla içine çektikten sonra,orman kokusunun dünyadaki en güzel şey olduğunu söyledi , o arada İstiklal Marşı hakkında yapılan bir yoruma sitemle atlayan yeşil gözlü bir kız çocuğunun sesini duydum; ‘O değerli bir eser,sen otur da yaz bakalım yazabiliyormusun ?’ deyip,birilerinin onu dinleyip,dinlemediğini umursamayarak başladı İstiklal marşını mırıldana,mırıldana okumaya. O yumuşacık ses tonuyla, hemen arkamda milli duygulara  dalmışken,otobüs koridorunda bir ileri bir geri herkese takılan,sonrada kahkahalarla herkesi güldürmeyi başaran bir amigo öğrenci devredeydi…O kahkahaların arasında ara,ara duyduğum ‘Çok Şükür aklım var, düşünebiliyorum’, ‘Çok şükür görmek için senin gibi gözlük takmak zorunda değilim.’  cümleleriyse beni oldukça şaşırttı…Kısa kısa,bağlantısız,içeriğini çokta anlayamadığım bir mutluluk esiyordu etrafımda otobüsten inerken…

Sonraki günler de  bir arkadaşımın lise çağlarındaki kızıyla sohbet etme olanağı yakaladım,gözler mutsuz,sürekli bir sızlanma,incir çekirdeğinin bile tenezzül edip içine almayacağı dertler yüklenmiş gönlüne.Yine aynı yaşlarda olan yeğenim;Ne zaman ‘nasılsın?’ diye sorsam ‘Çok dertliyim’ diye gelen bir cevap olur. Arada lise yakınlarında bir mekana  öğlen yemekleri için uğrarım, yan masalarda genelde hep bir araya toplaşmış lise öğrencileri… Gevşetilen kıravatları,kısaltılmış etekleri ve her an düşmek üzere görünen pantalonlara sığmayıp,dışına taşmış gömlekleri kutsal ergenlik savaşında, yetişkinlere hangi takımdan olduğunu ilk bakışta fark ettirmek niyetindeki bir dağınıklık gibi sanki.‘Kafam çok bozuk kanki ya!’ nidalarıyla ellerindeki kitabı denizde taş sektirir gibi hedefsiz bir noktaya fırlatarak oturmalarının ardına sığdırılan yığınlarca sızlanmaya çok zaman istemsizce şahit olmuşumdur ve mutsuzluğun 18 yaşa ne kadar eğreti durduğunu üzülerek gözlemlemişimdir.O eski otobüs den inerken etrafımda uçuşan  çocukların neşesini hatırlayınca yalnızca birkaç yaş sonra nasıl dram avcısına dönüşüyoruz anlayabilmiş değilim.Büyüdükçe normalleşiyoruz belki ama hala aramızda incir çekirdeği değerinde olayları kafasına takıp günlerce aç kalanlarda yok değil …

Ergenlik dönemi  sanırım bu sürecin başlaması için biçilmiş kaftan gibi. İçimizdeki ‘her şeyi kafaya takma sendromu’ bu yaşlarda kuluçkaya yatıyor ve bizle birlikte büyüyor.Ve sonunda da yatağın kenarına atılan çoraplar,zamanında gelmeyen pizza,şekle girmeyen saçlar ve katalogdan aldığınız parfümün kötü çıkması bile bizi günlerce üzmeye ve delirtmeye yetebiliyor.Bu sendromu hafif atlatmanın bir tek yolu var ; ‘SEÇİCİLİK!’ . Evet, yanlış okumadınız…Üzüntülerinde seçici olan insan mutlu insandır bence.Aklına takıp,hamallığını yaptığın kederin ederini bilmek lazım…Geç gelen pizzanın yarattığı gerginliğin vücudunuzda  öldürdüğü sağlıklı hücrelerinizin üstüne birde kanserli hücrelerin temelini attığı bilincine varırsanız,kederlenme ve üzüntü konusunda bu kadar pisboğaz davranmanın ne kadar yersiz olduğunun sizde fark edeceksinizdir.

Sapla samanı ayırmak gerekirse eğer; üzüntülerinize,yaşamak ile ölüm arasında bir değer biçin, hangisine,ne kadar değer? Üstüne de  ne yapsanız şekle girmeyen saçlarınızla binin bir otobüse ve ortaokul öğrencilerinin neşesine karışıp şükredin …Çocuk sesleri içinde açılan camdan gelen rüzgarda savrulan dağınık saçlarınızı sevin…