-‘Çok çocuksun!’ dedi bana…Ciddi bir adam edasıyla,yapılacak onca işini kağıda,deftere toparlayıp apar topar ayrıldı yanımdan.Birilerinin yanıldığımı zandederken,yanıldığını fark etmek hoşuma gidiyor bazen.Küçük çocuğunun ufak bir hata yapmasına göz yumarken,o bakmadığı bir anda yüzüne tatlı bir gülümseme çöken annelere benziyorum o an…Bir gün diyorum…Bir gün oda öğrenecek …

Arkasından,toparlanması hiç mümkün olmayacak masasına gözlerim dalıp gittiğinde,yıllar öncesi gülümseyişini çerçeveletmiş bu hırslı adamın,çocukken pantolon askılı,gömlekli hali gözümün önüne geldi..Tamam,elbette öyle değildi…Ama sanki hiç çocuk olmamıştı …sanki dünyaya ilk geldiği günden bu yana yapılacak hep çok işi vardı.

Anaç gülümseyişimi bu düşünceler içinde kaybedip aklıma düşen kahveye ulaşabilmek için uzunca bir koridordan geçerken,aslında herkesin karizmatik bir ses tonu verilmiş ciddiyetteki selamlarını topladığımı farkettim.Sevdiğim fincanımı kahve ile  buluşturduktan sonra bu ciddiyet bana bulaşmasın diye sessizce masama döndüm geri…

Kurtarılmış cennetim benim burası…Elimde tüm bu siyahlığa aykırı pembe tüylü kalemimle,ve sanki masa altına saklanan çocuğun  arada kendini tutamayıp kıkırtılarıyla kendini ele verdiği saklı  cennetim. Bin çeşit insan gördüm ben,bin çeşit dert,binlerce çeşit aile,farklı farklı onca ev…Fakat hepsini mutluluğa erdiren bir tek şey bildim; çocuk!İçinde çocuk olan her şey,herkes hep mutlu.Onların her felsefesinde mutlak bir gülümseyiş var. İnanılmaz bir heyecanla aynı şeyi defalarca yapabiliyor ve üstüne hiç sıkılmıyorlar.Ne giydikleri,kim oldukları gibi takıntıları yok ve çıkardığınız en aptalca bir ses ve mimik efektine bile saatlerce gülebilip,sevilmek adına size çirkin bile olabiliyorlar.

Bütün bunları düşünürken elimdeki kurşun kalemi epey bir kemirdiğimi ve kahvemi soğuttuğumu fark ettim.O sırada hangi hız limitini kullanarak içeri daldığını hiçbir zaman anlayamayacağım bay ciddi çoktan gelip masasına yerleşmişti bile.Neyse ki tencere,kapak modunda ofis arkadaşları olmadığımız halde,aynı odaya düşmek,onu da,beni de aslında doğaya aykırı bir şekilde hiç rahatsız etmiyordu…Beni asıl rahatsız eden bu kasvetli sessizliğin içinde ki klavye sesleri olmaya başlamıştı aslında daha çok. Bir A dört kağıdını kaptığım gibi üzerine bir şeyler çizmeye başladım,sonrada onu bir F16 ya çevirip fırlattım…

Bay ciddi masasına alçak iniş yapan bu davetsiz konuğu hissedince irkildi ama şaşırmadı…Önce bana dikti gözlerini sonra uçağın kanadındaki o koca gülümseyen surata…Sonrada o soğukkanlı adamın elleri uçağı bir kenara itip imzalarını atmaya devam etti…Anlaşılan o iflah olmaz bir yetişkindi…Koca bir hayal kırıklığıyla,aynı uyum içinde çalışmaya devam tabi..

Ertesi sabah,gülümsemeyi unutmuş insanların toplandığı o gri tonlarındaki ofise ayağımı sürüye,sürüye gittiğimde masamda gördüğüm paket beni oldukça şaşırttı…Küçük bir koli,kapağını açtığımda tavana doğru süzülüveren balonun üzerinde kocaman bir süngerbop,hemde en sevimli gülümseyişiyle bana bakıyordu…Ve işin daha ilginci,bana gülümseyişiyle bakan biri daha vardı…

Sanırım dünyaya bir çocuk daha kazandırmıştım,hem de benim ofisimde…Belki bana otuz üç yaşında,ofisinde pembe tüylü kalem kullanan bir deli diyebilirsiniz ama inanın bana,ben bunu ölene kadar yapabilirim,hem de hiç sıkılmadan! Yanılmıyorsam Alice Harikalar diyarında geçen bir replik ti; ‘Bulunduğumuz yerde kalabilmek için artık her zamankinden daha hızlı koşmamız gerek.’ İçimizdeki çocuğun bu zorlu yolculuğumuzda bize eşlik etmesi, hayatlarımıza keyiften başka ne katabilirki…

Bu utangaç ama mutlu çocuk gülümseyişiyle karşılaşmam sadece birkaç dakika sürdü, birbirimize bakarken arada çocuk kalabilmenin anlaşmasını sessizce imzalayıvermiştik…’Sanırım artık çekmecemdeki şekerlemeleri masanın üzerine çıkarma vakti geldi.’ edasıyla koltuğuma yaslandığımda içimde ki yetişkin devreye girdi; ‘Hadi bakalım,koşmaya devam!’